En İyi Oyuncak Oyuncak Kutusudur

Bu yazı Baba Oku instagram hesabındaki ilgili paylaşımın biraz daha uzatılmış, küçük detaylar eklenmiş halidir.


The New Yorker dergisinin son sayısının kapağı da diğer kapakları gibi sade ve etkileyici. Modern ebeveynliğin çelişkisini anlatmış R. Kikuo Johnson.

Oyuncaklarla dolu bir odanın ortasında, minik bir bebek sadece bir karton parçasıyla oynuyor. Kenarda duran anne baba ise bu sahneyi gülümseyerek izliyor.

Bu görüntü, tüketim kültürünün baskısı altındaki biz ebeveynlere, çocuğumuzun oyununu izlemenin aslında en basit ama en büyük hazinelerden biri olduğunu hatırlatıyor.

Modern çağda ebeveyn olmak, durmak bilmeyen bir oyuncak akışıyla başa çıkmak demek. Doğum günleri, bayramlar, aile, eş dost ziyaretleri,  hediyeleşmeler, “gelişimi destekleyen” ürünler, sosyal medyada “must have” olarak pazarlanan ama çoğunun artık zirzop olduğunu tahmin edebildiğimiz sonsuz öneriler… Bunlar bir araya gelince bazen ebeveynliğin odağını fark ettirmeden kaydırıyor.
Hatta bir noktada, çocukla geçirilen zamanı, deneyimleri değil, ona alınan eşyaların sayısını ve markasını konuşur hale de geliyoruz. (Tahminimce bu yazıyı okuyan kitle değil kastettiğim ama varlar biliyoruz, görüyoruz, tanıyorsunuz.) Ama bundan bahsetmeyi sonraya bırakalım şimdilik. (Evrim Ağacı tadında, bu başka bir paylaşımın konusu diyelim.)

Konusu açılmışken, işin ironik ve komik bir kısmı ise şu: “Montessori yaklaşımı uyguluyorum” diyerek sayısız ve hedefi belirsiz “Montessori oyuncağı” almak da artık sıradanlaştı. Evlerimiz birer, özellikle hem yazacağım hem imla işaretleri kullanacağım, tırnak içinde “Montessori Çöplüğü”ne döndü. Oysa Maria Montessori’nin yüzyıl önceki felsefesi tam tersini söylüyordu. Montessori, çocukların sade ve düzenli ortamlarda daha uzun süre odaklanabildiğini gözlemlemişti. Ona göre, fazla uyaran çocuğun dikkatini dağıtır; az ama anlamlı materyaller ise zihnini derinleştirir. Bu nedenle Montessori sınıflarında her nesnenin bir amacı, bir yeri ve bir anlamı vardır.

Neyse kendisinin kemiklerini daha fazla sızlatmadan devam edelim. #RIP.

Evin bir köşesinde dev bir oyuncak yığını, diğer köşede ise elinde bir mutfak süzgeciyle kendi dünyasına dalmış bir çocuk düşünün. Hangisi daha yaratıcı bir tablo oluşturur? Benim için cevap net, zira hep oğlumun yol göstericiliğine güvendim ona yol gösterirken. (Evet bu cümle bir döngüsel nedensellik safsatası gibi görünüyor farkındayım ama pratikte döngü bizim nüanslarımızla kırılıyor.)

Oğlumun ilk yaş gününde gelen hediyelerin sayısını hatırlamıyorum ama o gün en çok neyle oynadığını çok iyi hatırlıyorum. Oyuncak kutusuyla.

Belki de en iyi oyuncak, oyuncakların kendisi değil, onların içinden çıkan boşluktur. Çünkü o boşluk, çocuğun hayal gücüne nefes alacak yer açar. Bunu da en iyi oğlum bilir.

İki yaprağı birbirine geçirip gemi yapmak, kargo kutusunu birkaç çizim ve makas hareketiyle eve dönüştürmek, evdeki toplardan güneş sistemi kurmak, taş fırlatmak, sopalardan hikâyeler üretmek, böcekleri keşfetmek…
Bunların her biri, pahalı oyuncaklardan daha uzun soluklu, daha derin, bir de gepsini geçtim çok daha eğlenceli oyunlar doğuruyor. Bu oyunlarda çocuk yalnızca eğlenmiyor, aynı zamanda yaratıyor. Bir yaprağı tekneye, taşı gezegene, bir kutuyu eve dönüştürmek, nesnelere yeni kimlikler vermek anlamına geliyor.

Bu da oyunun özünü oluşturuyor: hayal gücüyle dünyayı yeniden kurmak.

Bu gözlem sadece bir ebeveyn sezgisi değil. (Daha doğrusu değilmiş ben de bu tezi desteklemek adına google taraması yaparken yeni öğrendim :)) bilimsel olarak da destekleniyor.
Toledo Üniversitesi’nin yaptığı bir araştırma, 18–30 aylık çocukların daha az oyuncakla oynadıklarında oyunlarına daha uzun süre odaklandıklarını ve daha yaratıcı davrandıklarını gösteriyor. Çok oyuncakla çevrili olduklarında ise oyunları yüzeysel kalıyor. Yani az oyuncak çocuğun zihninde bir alan açıyor ve o alanı dolduran şey hayal gücü oluyor. Boşluk, çocuğun oyun kurduğu sahneye dönüşüyor.

Ancak kitaplar söz konusu olduğunda tablo farklı. Çok kitap olabilir, hatta olmalı. Zira her kitap zihinde derinleşmeye bir adım daha attırır. Çünkü alan açar, soru sordurtur, düşündürür.

Çizgi filmlerden de farklı olarak bunu hayal gücüne ve belki de daha önemlisi ben ve oğlum arasındaki bağa yer bırakarak yapar. (Bu kıyas da başka bir paylaşımın konusu uzatmıyorum:))

İşin özü şu,

Oyuncağın azlığı hayal gücünü serbest bırakır, kitabın çokluğu ise bu hayal gücüne yeni paralel evrenler ekler.

Çocuk bir oyuncakla kendi hikâyesini kurarken, kitaplarla o hikâyeye yeni karakterler ve yeni dünyalar ekler.

Baba Oku’da biz tam olarak bu dengeyi anlatmaya çalışıyoruz. Az oyuncak, çok hayal… Çok kitap, daha büyük bir dünya. Çünkü mesele çocuğun odasını doldurmak değil, zihnine alan açmak. Bazen bir yaprak, bir taş ya da bir karton kutu, bir çocuğun zihninde bir hikâyenin ilk cümlesine dönüşüyor. Biz o cümlenin devamını birlikte yazıyoruz.

Çünkü en büyük mutluluk, o hikâyelerin içinde beraber büyümek.

Yorum bırakın