Bir Resmi Çerçeveletmek ya da Emeğe Alçakgönüllü Saygı

Aşağıdaki yazı, sosyal medyada paylaştığım ilgili videomuzu desteklemek, dayanaklarını sağlamlaştırmak ve daha önemlisi ileri okumalar yapmak isteyenler için referans kaynaklar önermek amacıyla yazılmıştır.
Ama unutmamak gerekir ki bunları paylaşan adamın akademik anlamda bu alanda biruzmanlığı yok, bu adam oğlu adına okumayı seven birisidir, ne eksik ne fazla.
Her bir okuma/izleme önerisini de neden paylaştığımı da ilgili paragrafta anlatıyorum.

O zaman başlayalım.
Yukarıdaki tabloları oğlum yaptı. Bitirdiğinde içimden yükselen o klasik “Mükemmelsin!”, “Çok zekisin!” çığlıklarını bastırdım. Bunun birkaç sebebi var. Öncelikle zeki mi değil mi elimde bir veri yok. KArşılaştırmak için de yeterince fazla çocukla doğal olarak oğlum kadar zaman geçirmedim. Dolayısıyla ona hiçbir şey demedim. Sadece aldım ve çerçevelettim. Ve o, tablosunu duvarda çerçevelenmiş olarak gördüğünde, kelimelerin başaramayacağı bir parıltı gördüm gözlerinde.

Bu yaklaşımım aslında bir resimli kitabın, Peter H. Reynolds’ın Nokta (The Dot) hikâyesinin bende bıraktığı izle başladı. Evet iyi bir resimli kitap sadece çocuklara değil herkese ilham verir. Hikâyedeki Vashti gibi, çocuklar bazen yapamayacaklarını düşünebiliyor. Ama öğretmeni Vashti’nin kızgınlıkla koyduğu o tek noktayı altın bir çerçeveye koyup astığında, çocukta bir şeyler değişiyor. Kimse “harikasın” demiyor ama o çerçeve tek başına şunu fısıldıyor: Bu değerli.

Ben de oğlumun ilk tuvalini Reynolds’tan ilham alıp çerçevelettim. Düzeltmedim. “Şurası olmamış” demedim.

“Aferin” Demeden Durabilmek

Açıkçası ebeveyn olarak “Aman benim yavrum ne kadar yetenekli” demek en kolay sığınağımız. Özellikle de çok nadir övgü duymuş hatta bazen hiç duymamış bir nesil olarak “aynısını yaşamasın” kaygısıyla yaklaşabiliyoruz. Ama burada balansı kurmakta ve bizim neden dayanklı olduğumuzu anlamakta zorluk çekiyoruz belki de… Kendi okumalarım sırasında karşıma çıkan Prof. Dr. Bengi Semerci’nin bir yazısı da beni biraz düşündürdü. Sürekli ve yerli yersiz övgünün, çocukta “Hep mükemmel olmalıyım” kaygısı yaratabileceğini fark ettim. Kendi kendime “Acaba onu onaylanma bağımlısı mı yapıyorum?” diye sordum.

Yurt dışındaki kaynaklarda da benzer tartışmalar dönüyor. “Neden Aferin Demeyi Bırakmalısınız” başlıklı yazıları okuduğumda, oğlumun resim yaparken benden “aferin” duymak için değil, sadece boyanın keyfini çıkarmak için orada olması gerektiğini daha iyi anladım. Benim için mesele artık yeteneği övmek değil, onun o anki emeğine ve neşesine tanıklık etmekti.

Üstelik emeği ve süreci övmek çok daha değerli. Diyelim ki gerçekten oğlum aşırı yetenekli ve aşırı zeki, o zaman onu desteklemem gereken nokta bunların üzerine emek, disiplin, süreç yönetimi, sebat gibi kişilik özellikler.
Bu alanda çalışmalar yapan ve çalışmalarını iyi biçimde de anlatan birisi Carol Dweck (Aşağıdaki Konuşmasını Türkçe altyazılı olarak da izleyebilirsiniz.):

Sıradaki konuşması ise bir lisede öğrencilerin aldığı “Not Yet (Henüz Değil)” notu üzerinden ilhamla sürüyor.
Bence konuşmanın adı “The Power of Not Yet” olmadıydı hatta:


Bunun üzerine beni etkileyen bir diğer nokta da yüksek övgüye maruz kalan çocuklar daha fazla hile yapması, kopya çekmesine dair bir araştırma oldu.


Bu farkındalıkla bizim evde süreç tamamen ona geçti. Tuvali birlikte almaya gidiyoruz, renkleri o seçiyor. Davranış Bilimleri Enstitüsü’nün de vurguladığı o “oyunu çocuğun kurmasına izin verme” fikrini uygulamaya çalışıyorum.

Geçenlerde (videoda da görmüşsünüzdür “Boyaları tepeden şelale gibi dökelim mi?” dedi. İçimdeki düzen takıntılı tarafım “Ortalık batacak” şimdiye kadar yapılanlar tamamen arkada kalacak, o zaman onları niye yaptık dese de, o sesi susturdum. “Deneyelim” dedim. Boyaları akıttık, o su birikintisinde zıplar gibi elleriyle vura vura yaydı. Ki suyla oynamak sanırım en sevdiği 2. şey. 1 Annesi, 2 su, 3 umarım ki benimdir 🙂

Eğer o an müdahale edip fırçayı eline tutuştursaydım, muhtemelen o keşif anı yaşanmayacaktı. University of Wollongong’dan Dr. Angela Lindsay’in bahsettiği gibi; yetişkin müdahalesi azaldığında, çocuğun sanatla kurduğu ilişki derinleşiyor. O kaosun içinden çıkan doku, benim planlayarak yaptırabileceğimden çok daha sahiciydi.

Ki bundan İstanbul Bienali üzerine hazırladığımız videonun da başında bahsetmiştim.

Neden Çerçeveletiyorum?

Videonun başında bahsettiğim o çerçeveleme eylemi, benim için sessiz bir saygı duruşu aslında.

Oğlumun emeğinin buzdolabında kıvrılmış bir kağıt olarak değil de, özenle çerçevelenmiş bir tuval olarak duvarda durması, ona sözsüz bir mesaj veriyor. Heritage Art Galleries’in bir makalesinde okuduğumda çok etkilenmiştim; çerçevelenen eserler çocuğa “Yaptığım iş evimizde yer kaplayacak kadar değerli” hissini veriyormuş.

Benzer şekilde Aussie Childcare Network de çocukların çalışmalarını sergilemenin, onların özsaygısını beslediğini söylüyor. Ben de oğlumun o çerçeveye bakışında bunu görebiliyorum.

Kendi deneyimimden çıkardığım ders şu oldu: Belki de çocuğuma verebileceğim en sağlıklı özgüven, ona sürekli “mükemmelsin” demekten değil, yaptıklarını ciddiye almaktan geçiyor.

Bazen kelimelere gerek kalmıyor, sadece bir çerçeve yetiyor.

Yorum bırakın