
Sizinle aslında Uzm. Klinik Psikolog Büşra Tarçalır’ın Babamın Uzun Bacakları kitabının sonundaki metnini paylaşmak istiyorum. (tabii ki tam metin paylaşım izni alınmıştır.) Doğrudan aşağı sıçrayabilirsiniz ya da benim girizgah gevezeliğime de zaman ayırabilirsiniz.
Oğlum, 3. doğum gününe 1 ay kalmışken okula başladı. Bu başlangıcın öncesinde ve şu an da onun için değerli ortamın neresi olacağı araştırmasının yanında, mekan ve zamandan bağımsız “nasıl” gideceği de önemli. Pek tabii ki kastım öncesi-sırası-sonrası üçlüsündeki hissiyatı. Hatta belki de daha önemli bu. Zira onun kaygılı, endişeli olması zaten ortamın niteliğinden bağımsız alacağı keyfi, çıktıları düşürecek. Velhasıl “En güzel yere emanet ettik.” ile bitmiyor iş, zaten iş hiç bitmiyor da neyse.
Bu noktada bizim için devreye “Babamın Uzun Bacakları” kitabı girdi. Açıkçası pek çok kreşe, okula başlangıç kitabı okusak da bu kitabın yeri bir ayrı şu sıralar. Kitabı aylar önce okumaya başladık. İllüstrasyonlar, eğlenceli metnin sıkı kurgusu bir yana en temel noktaya dokunuyor kitap: “Sen hiç merak etme, babanın bacakları asla yorgun olmaz seni almak için.”
Her şey bir sabah okula giderken arabanın hafif arızalanması ile başlıyor ve kahramanımız Matty bir anda bütün çocuklar adına konuşuyor sanki “Ya araba yine çalışmazsa?… Beni almaya gelemezsin ki.” Ardından ejderhalardan, traktörlere, kayıklardan tavşanlara uzanan hayalgücünün sınırlarını zorlayan bir yolculuk alternatifleri zinciriyle baş başa kalıyoruz. Orijinal tanıtım metni: https://ilksatir.com.tr/urun/babamin-uzun-bacaklari/
Bu sadece okula başlangıç mevzusu da değil tabii. Bir babanın bacaklarının yorgun olmamasının verdiği güven hissini çok iyi biliyorum. Zira benim babamın bacakları da hiç yorgun olmadı benim için. Sağ ol baba.
Şimdi kişisel anekdotlarımı kenara bırakıp sizi Uzm. Klinik Psikolog Büşra Tarçalır‘ın kitabın son sözü için kaleme aldığı kısa, öz ve anlamlı metinle baş başa bırakıyorum. 2-3 dk. da okuyacaksınız ama üzerine düşünmeniz için eminim daha fazla zamana ihtiyacınız olacak.
Hem İlksatır Çocuk ekibine hem de Büşra hanım’a metni paylaşma ricamı kırmadıkları için teşekkür ederim.
Not: Herhangi bir sponsorluk, işbirliği yok yayıneviyle 🙂 Sevdik, tanıttık, o kadar.
Ebeveynlere…
“Beni gelip alacaklar mı?” okula yeni başlayan çocukların zihinlerindeki sorulardan biridir.
Alışkanlıklardan ve bilinen ev koşullarından ayrılmak kolay değildir. Okulun sunduğu renkli ve alışılmadık yeni dünya kimi çocuk için başlangıçta cezbedici olsa da en nihayetinde çocuğun hasretini çektiği evine dair değişmeyen o düzendir. Aşina olduklarımıza ve günün ardışık rutinlerine sandığımızdan çok daha bağlıyızdır. Bunlar bize hep “evde ve güvende” olma hissinin hatırlatıcılarıdır. Okul süreci yeni başlayan bir çocuk için her şey, belli bir zaman geçmeden ve rutin olmadan önce henüz ve hâlâ belirsizdir. Belirsiz olan ise iyi değildir. Biz insan olarak daima güvenli ve daha az tehditkâr olana yöneliriz. Çocuk için de bu aynıdır. Bunu bazen ayrılma kaygısı, bazen okulu sevmeme, bazen yalnızlıktan korkma, bazen de evinden kopmakta zorlanma olarak ifade ederiz ama asıl önemli olan çocuğun ne deneyimlediğidir.
Ayrılık deyince, ömrü hayatı boyunca sürekli belli mekânlar arasında ya bir ebeveyn ya da birincil bakım verenin eşliğinde sosyal dünyaya katılım sağlayan çocuğun artık yalnız başına olduğunu kabullenmesi ayyuka çıkar. Ya ağlarsa? Ya biri o oyuncağı onunla paylaşmazsa? Ya yemeğini tek başına yiyemez, tuvalete yalnız gidemez, hakkını koruyamaz, sıranın ona geleceğine inanmaz, girişken olamaz, öğretmeni tarafından görünmez olursa ne olacak? Tüm bu sorularla baş etmek yerine, ebeveyninin şefkatli kollarında kalmayı hangi çocuk istemez ki?
Okul söz konusu olunca çoğu ebeveyn zaten güvenli olduğuna inandıkları bir okulu tercih ettiklerini söyler. Ancak çocuğun gözünden o dünyaya bakmayı denemişler midir, emin değilim. Güvenli bir okul, çocuğun kapısından kolayca kaçamayacağı, düşse kafasını yarmayacağı fiziksel koşullara sahip bir okul demek değildir. Yukarıdaki soruların cevaplarını bir bir vermeye başladığı andan itibaren çocuk okulla bir bağ kurar ve işte o zaman güvenli bir ortamdan bahsetmeye başlayabiliriz.
Ama ya işler yolunda gitmez de (çocuğun gözünden), aniden, çok acil olarak, asla bekleyecek bir saniyesi yokken çocuğunuz size ihtiyaç duyarsa ne olacak? Ne olursa olsun gelir misiniz? Sebebi anlaşılamayan bir ağlama nöbetine tutulan çocuğunuza “Ne oldu ama?” sorusu sormadan onu sadece kucaklayabilir misiniz? Okula güzelleme yapmadan çocuğunuzun haklı isyanıyla kalabilir misiniz?
Çocukların sorularını cevaplamak, duygularını dışa vurduklarında orada olmak sabırlı bir şahitlik ister. Oryantasyon süreci bazen iki ileri bir geridir. Tam her şey yolunda, ne güzel alıştı dediğiniz an beklenmedik tepkilerle karşılaşabilirsiniz. Tüm bu süreç boyunca çocuğun ihtiyacı olan karşısına geçip ona sitem eden cezalandırıcı biri değil, yanında onun elini tutan bir yoldaştır.
Günler geçer, mevsimler değişir, insan her şeye alışır. Okul saati bittiğinde kendisini şevkle ve merakla kucaklayacağını bildiği bir ebeveynin değişmez varlığı ayrılıkları kolaylaştırır. Çocuğunuzun size öğreteceği şarkılara eşlik edin. Size uygun bulduğu rollere girin. Coşkuyla anlattığı o küçük detaylara dair daha çok soru sorun ve daha çok şaşıracak şey bulun. O küçük insan orada olduğunuzu hissettiğinde size hep daha fazlasını getirecek. Sonrasında onu karşılamaya nasıl gittiğiniz fark etmez; ister dev ejderhanın sırtında, ister komşunun traktörüyle, ister koşarak… Yanınıza almayı unutmayacağınız tek şey ona dair özleminiz olsun, yeterli.
Muhteşem çizimleri ve kısacık anlatımıyla, okul kaygısı olan çocuklara şöyle fısıldıyor Babamın Uzun Bacakları: “Ne hissettiğini anlıyorum, buradayım!”
Siz de tekrar edin:
“Ne olursa olsun, buradayım!”
Büşra Tarçalır
Uzm. Klinik Psikolog
Yorum bırakın